19 Mayıs 2009 Salı

Müzeler, Müzeler Haftasında Neler Yapıyor?

18- 24 Mayıs Müzeler Haftası yine sessiz sedasız başladı ve öyle de geçiyor. Müzeler Haftası ne yazık ki müzecilerin kendi aralarında kutladıkları ve sadece kendileri için etkinlikler düzenledikleri bir hafta oluyor yine... Oysa ki müzelere adanmış olan bu hafta; halkın müzelere olan ilgisinin arttırılması, Türkiye müzelerinin ve Türkiye müzeciliğinin, hizmet etmeyi amaçladığı halkla beraber, geliştirilmesi için çok uygun bir zemin oluşturabilirdi. Düzenlenecek etkinliklerle ziyaretçinin müzeden beklentilerinin ve önerilerinin öğrenilmesi, müze konusundaki bilincin arttırılması, müzeye merakın uyandırılması mümkün olabilirdi. Yazılı ve görsel basında müzeler, müzecilik ve kültürel mirasın korunması konusuna daha fazla yer verilmesi sağlanabilirdi ama olmadı...

Müzelerin, Müzeler Haftası için yaptıkları tam bir hayal kırıklığı. "18 Mayıs'ta ücretsiz müze ziyareti" dışında müze ziyaretçisini ilgilendiren hiçbir etkinliğe rastlanamamakta. Peki acaba müzelerin yapması gereken, ziyaretçi sayısını arttırmak için bilet fiyatlarıyla oynamak mı? Bence hayır. Müzenin ziyaretçi sayısının az olmasının nedeni bilet fiyatları değil. Hatta ülkemizde müze bileti fiyatları abartılı sayılamaz. Müze, ziyaretçileri kendine çekebilmek için fiyat dışında başka rekabet unsurlarını göz önünde tutmalı. Mutlaka ziyaretçisine kendini anlatmanın ve ziyaretçisiyle bağ kurabilmenin yollarını aramalı. Yani müze düzeltmeye ziyaretçiden değil kendinden başlamalı. Sadece ziyaretçiye birşeyler öğretmeyip ondan da birşeyler öğrenmesi gerektiğini fark etmeli.

Hepimizin müzeler haftası kutlu olsun...

Yılın Müzesi Olmak

32. si düzenlenen Avrupa Müze Forumu (EMF) bu yıl Bursa'da düzenlendi. İlk kez Türkiye'de düzenlenen forum hem Türkiye'nin Müzecilik konusunda, yavaş olsa da, bir ilerleme yolunda olduğunu gözler önüne serdi hem de İstanbul'a çok yakın, son derede modern ve kültürel açıdan çok zengin Bursa'nın yerli ve yabancı katılımcılar tarafından fark edilmesini sağladı. Başarılı organizasyon katılımcılardan takdir topladı.

Yılın Müzesi, Avustralya'dan Salzburg Müzesi oldu. Türkiye'den de iki aday müze vardı: Ankara Vakıflar Müzesi ve İstanbul Modern Sanat Müzesi. İstanbul Modern Sanat Müzesi'nin, “Müzeciliği kavrayışındaki uzmanlık, kullandığı yenilikçi bakış açışı ve ziyaretçilerine verdiği önem nedeniyle” Özel Ödül'e layık görülmesi bizleri mutlu etti.

Türkiye'den bu özel ödülü alan ilk müze İstanbul Modern değil tabii. Daha önce 2004 yılında "Trakya Üniversitesi Sultan II: Beyazıd Külliyesi Sağlık Müzesi", 1993 yılında "İstanbul Arkeoloji Müzesi" Avrupa Konseyi Ödülü'nü aldılar. 1997 yılında da "Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi" Avrupa Yılın Müzesi Ödülü'nün sahibi oldu.

Peki "yılın müzesi" olmak bir müzenin gelebileceği son nokta mı? Anadolu Medeniyetleri müzesi 1997 yılında bu ödülü aldıktan sonra "mükemmel" olduğuna ve artık gelişiminin tamamlandığına mı karar vermeli? Tabiki hayır. Müze de çevresi gibi zaman geçtikçe eskiyor. Müzenin 1997 yılının müzesi değil "her yılın" müzesi olması gerekiyor. Müzenin kendini sürekli yenilemesi ve içinde buluduğu çağa ayak uydurması gerekiyor. Müzecilik 1997 yılında olduğu gibi değil artık çünkü... Oysa Anadolu Medeniyetleri Müzesi onu 1997 yılında bıraktıkları yerde saymaya devam ediyor. Hatta aldıkları ödülün nedenlerinden biri olduğunu düğündüğüm "eğitime verilen önem" giderek azalıyor...

Bu sene de İstanbul Modern Müzesi "Özel Ödül"ün sahibi oldu. Bu ödül daha çok, İspanya'daki "Archleological Centre of Almonia" ve İsviçre'deki Museum of Life Stories ile beraber İstanbul Modern'in Forum tarafından özellikle gezilmesi "tavsiye edilen müzeler"olduğu anlamını taşıyor. Gerçekleştirdiği eğitim programları, düzenlediği sergiler ve yayınlarıyla iyi işleyen müzelerimizden biri olan İstanbul Modern tabi ki bu ödülle gurur duymalı ama Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nin düştüğü hataya düşmemeli. Başarı ancak sürekli olursa anlamlıdır. Süreklilik de sürekli çalışma ve kendini geliştirme ile mümkün olabilir. Çevre gelişirken müze yerinde sayarsa olduğu yerde kalmayıp, geriye gidecektir. Umarım İstanbul Modern süreçlerini sürekli iyileştirmesi gerektiği bilinciyle hareket eder.

Ayrıca İstanbul Modern'in aldığı bu övgü onun şu anda mükemmel olduğunu da göstermez. bunu düşünmek de bir hata olur. Her ne kadar ülkemizde iyi işleyen müzelerden biri olsa da İstanbul Modern'in de müze dışından bir göz olarak sayabileceğimiz birçok eksiği var. Ama bu bu yazının konusu değil. Kısaca; vurgulamak istediğim şey kalitenin ve güvenilirliğin ancak süreklilikle sağlanabileceği ve korunabileceğidir.

2010 yılında Finlandiya'da düzenlenecek Avrupa Müze Forumu'na Türkiye'den 7 aday katılıyormuş. Umarım seneye yeni sevindirici ve Türkiye müzeciliği adına umut verici haberler alabiliriz.

4 Mayıs 2009 Pazartesi

Müzelerde İnteraktif Pazarlama ve Sosyal Marka Yönetimi

Birçok farklı türü olan müzeler en genel anlamıyla; insanlığın ortak kültür mirasının toplandığı, korunduğu ve sergilendiği yerler.Ülkemizde birçok farklı türde koleksiyonlara ev sahipliği yapan, sürekli sergilerle ziyaretçinin ilgisini hak eden birçok müze bulunuyor. Ancak kaçımız hafta sonu için plan yaparken bir müzeyi gezmeyi düşünüyoruz ya da  kaçımız yeni bir şehre veya ülkeye giderken oradaki müzeleri de seyahat listemize ekliyoruz?

Birçok sanatçı, entelektüel ve tarih bilimci, toplumun televizyon ve internette yer alan gereksiz programlarla vaktini boşa harcadığını söylüyor. Toplumun kültür ve sanata ilgisinin gitgide azaldığından dem vuruyorlar. Müzelerin, sanat galerilerinin yeteri kadar ilgi görmediğinden şikayetçiler.

Esasında çoğumuz, müzeleri sıkıcı, ne olduğunu anlamadığımız bir sürü nesnenin yan yana sıralandığı, okul gezilerinde zorla götürüldüğümüz, konuşamadığımız ve dokunamadığımız bir yer olarak düşünürüz. Müzeleri merak ettiren, soru sorduran, tarihe dokunabildiğimiz ve onu görebildiğimiz, bir tatmin duygusu ve düşünce zenginliği yaratan bir yer olarak gören çok kimsenin olmadığını sanıyorum.

Müzeleri ve sanat galerilerini bu şekilde algılayabilmemiz için, bu mekanların bize farklı şekilde ‘sunulması’ gerekiyor. Yani müzelerin daha çok ziyaretçi çekip, kendilerini tanıtabilmeleri için ‘pazarlama yapması’ gerekiyor.

 

  • Müzelerin ürün, konum, promosyon ve fiyat olarak adlandırdığımız pazarlama karmasında tanımlayan kaç kurum var acaba?
  • Veya marka konumlandırması yaparak sergilerini, koleksiyon yönetimini ve iletişim faaliyetlerini organize eden kaç müze bulunuyor?
  • Müzelerin kaçının başında pazarlama temelli yöneticiler var veya en azında müzelerin pazarlama departmanları var mı?
  • Her yıl yapılan ve yıl içerisinde güncellenen pazarlama planına kaç müze sahip?

Bu sorulara cevap verebilmek için Google trendsde küçük bir araştırma yapmak yeterli. Google trendsde arama kutucuğuna son olarak gittiğim 4 müzenin adını yazdım. Sabancı Müzesi, Santral İstanbul, İstanbul Modern, Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve İş Bankası Müzesini yazarak yaptığım araştırma sonucunda, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin neredeyse Google’da hiç aranmadığını, İstanbul Modern’in sabit bir çizgide devam ettiğini, Sabancı Müzesi’nin ise 20 Eylül’de başlayan Dali Sergisi sayesinde Eylül-Kasım 2009 arasında pik yaptığını, ancak Şubat’tan sonra Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile aynı seviyeye geldiğini görüyoruz.

Kelimeler arasında Kurtlar Vadisi ve Hadise kelimelerini eklediğimiz zaman ise durum tamamen değişiyor. Müzeler listenin sıfır noktasında yer alırken, Kurtlar Vadisi ve Hadise arasında sıkı bir mücadele var.

Bu analizden de anlaşılacağı gibi Hadise ve Kurtlar Vadisi söz konusu olduğunda Google’da müzelerin adı bile geçmiyor. İnsanlar müzelerimizi araştırmıyor, merak etmiyor, dolayısıyla hafta sonu ziyaret planları arasına bile sokmuyor.

Ortaya çıkan bu vahim tablonun en büyük sorumlusu bana göre müzeler ve müze yöneticileri. Örneğin az önce bahsettiğim müzelerin hiçbirinde ziyaretçi analizi yapılmıyor. Veya yapılıyor da tesadüfen ben gittiğim zamanlarda bu araştırmalar yapılmıyordu...

Şimdiye kadar gittiğim müzelerin mağazalarında, bilet aldığım giriş ve çıkışların hiçbirinde ne bir sözlü ne de bir yazılı anket yapıldığını gördüm. Dikkat ederseniz bahsettiğim müzelerden Anadolu Medeniyetleri dışındakilerin hepsi özel sektör firmalarına ait vakıfların müzeleri. Bu müzelerin arasında az da olsa kurumsal iletişim yaptığını düşünen Sabancı Müzesi, İstanbul Modern ve Koç Müzesi gibi örnekler de var. Ancak devlet veya özel sektör vakfı istisnası olmaksızın, bu müzelerin hiçbirinin yeteri kadar pazarlama faaliyeti yaptığını düşünmüyorum.

Müzelerimizi interaktif pazarlama açısından inceleyecek olursak:

 

  • Müzelerimizin web sayfaları tam bir keşmekeş. Sabancı Müzesi, Santral İstanbul, Anadolu Medeniyetleri ve Koç Müzesi’nin web sayfaları tasarlanırken SEO uyumlu tasarlanmamış. Sadece İş Bankası Müzesi’nin tasarımında amatör de olsa SEO uyumluluğuna dikkat edilmiş. Link yapıları ve meta etiketleri özensizce oluşturulmuş.
  • Düzenlenen sergiler hakkında yorumlarınızı bırakabileceğiniz, sergiye gelen diğer kişilerle tartışabileceğiniz, bir bölüm yani Web 2.0’dan nasibini almış bir tasarım hiçbirinde yok. Facebook’ta kurulmuş bazı gruplar var, ancak belli ki onlar da bazı ziyaretçiler tarafından oluşturulmuş.
  • Web sayfalarındaki bilgileri facebook, twitter gibi profillerinizde paylaşabileceğiniz bir yapı kurulmamış.
  • Yukarıda bahsettiğim müzelerin hiçbirinin web sayfasında robots.txt dosyası yok. Yani Google gibi arama motorları belki de yıllar önce yaptıkları bir sergiyle ilgili bilgileri güncelmiş gibi sonuç sayfasındaki paragraflarda gösterebilir.
  • Müzelerin web sayfalarının bazılarında güncel haber almak için e-mail bırakabilme seçeneği var, ancak gelen mailler genellikle SPAM klasörüne düşüyor.
  • Belki sergi sırasında bazı müzelerimiz banner reklamı vermiş olabilirler, ancak Google arama ve içerik ağında yaptığım kısa bir araştırma sonucunda hiçbirinin bu mecralarda reklam vermemiş olduğunu gördüm.

Tüm dünyada 1.6 milyar internet kullanıcısı ve 22 milyar web sayfası varken, günde yaklaşık 2 milyar arama yapılırken, müzelerimizin bu bilgilere kulaklarını tıkayıp, sadece işin operasyonel yönetimine, gazete ve TV’lerde çıkacak basın bültenlerine odaklanmalarını anlamak mümkün değil.

 

23 Nisan 2009 Perşembe

Müzeyi Pazarlamak Neden Ayıp?

Müze pazarlaması denildiğinde müzeyi veya içindekileri satmaktan bahsedildiğini zanneden bir kesim var hala. Üniversitelerde işletme bölümlerinde ilk öğretilen şeylerden biri "pazarlama" ve "satış" kavramlarının birbirlerinden çok farklı şeyler olduklarıdır. Ama günlük hayatta pazarlama kavramı kapı kapı dolaşıp tencere,süpürge satan insanlar için kullanılır ve apartman kapılarına "Pazarlamacılar giremez!" yazılır. Bu yanlış anlaşılmanın düzeltilmesi; günümüzde ulusların, şehirlerin ve müzelerin de pazarlandığı ve pazarlanması gerektiğinin anlaşılması gerekiyor.


Pazarlamak "satmak", pazarlamacı da "eskimoya bile buzdolabı satan kişi" demek değildir. Pazarlama kavramı, ihtiyaç ve beklentilerin tespit edilmesinden, bu ihtiyaçların karşılanmasına ve daha sonra geri bildirimlerin alınarak değerlendirmelerin yapılmasına kadar çok geniş bir süreci kapsayan bir faaliyetdir. Pazarlamanın, bir kurumdaki bütün faaliyetleri kapsayan bir üst disiplin olduğu söylenebilir. Eğer pazarlama kavramını müze kurumu için açıklamaya çalışırsak; pazarlama, ziyaretçilerinin ihtiyaç ve beklentilerinin tespitinden, bu beklentilerin karşılanabilmesi için gerekli düzenlemelerin yapılması ve sonra geribildirimleri alarak değerlendirmelerin yapılması ve eksiklilerin tamamlanması sürecini kapsar. Diğer bütün süreçler iç işleyişleri düzenlerken pazarlama müzenin dışarıyla iletişimini sağlar. Yani müzenin pazarlanması ziyaretçilerin ihtiyaç ve beklentilerini göz önünde tutarak müzenin bu yönde geliştirilmesi ve bu yolla daha çok ziyaretçinin, müzeden daha etkin bir şekilde faydalanmasının sağlanmasını sağlar. Yapmış olduğumuz bu tanımdan da anlaşılabileceği gibi pazarlama satış demek olmadığı gibi sadece reklam demek de değildir. Evet satış da reklam da pazarlamanın birer parçasıdırlar ama sadece bunlar değildirler. Burada asıl önemli olan ihtiyaç ve beklentiilerin karşılanması ve geribildirimler yoluyla bu sürece süreklilik kazandırılmasıdır. Pazarlama müzenin gelirlerini arttırması için kullanılan bir yol değil; ziyaretçilerin müzeden daha etkin bir şekilde faydalanabilmeleri için kullanılan dinamik bir süreçtir.

Bazıları müzenin pazarlamaya ihtiyacı olmadığını, müzenin amacının kültür varlıklarını ve onların bilgisini korumak olduğunu ya da müzenin pazarlama faaliyetlerine ayıracak gelirinin olmadığını düşünebilir. Oysa ki Uluslararası Müzeler Komisyonu ICOM'un tanımına göre müzenin tek sorumluluğu kültür varlıklarını toplamak, korumak ve sergilemek değil; aynı zamanda bu nesnelerin iletişimini de yapmaktır. Bunun anlamı müzenin sadece sergiler düzenlemek ve kitaplar basmakla yetinmeyip bu sergileri daha çok sayıda ziyaretçiye ulaştırmak zorunda da olduğudur. Müze pazarlama araçlarından imkanları ölçüsünde faydalanarak süreli ve sürekli sergilerinin iletişimini yapmalı ve daha fazla sayıda kişinin ilgisini müzeye çekmelidir. Böylece varoluş amacını daha iyi yerine getirmiş olur. Yöre halkıyla iletişimi kuvvetli küçük ölçekli yerel bir müze, dünyanın en önemli kültür varlıklarına ev sahipliği yaptığını düşünen ama ziyaretçisi olmayan bir müzeden daha faydalı ve anlamlı bir müzedir.

Müzelerde pazarlama fonksiyonunun önemi en iyi Sultanahmet bölgesindeki müzelerin ziyaretçi sayıları ile anlatılabilir. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı DÖSİM'in sitesinde yayınlanan 2008 yılı müze ve örenyeri istatistiklerine göre Sultanahmet bölgesindeki müzelerin ziyaretçi sayıları şöyledir

Müze Adı

Ziyaretçi Sayısı

TOPKAPI SARAYI MÜZESİ

2.526.251

AYASOFYA MÜZESİ

2.206.968

ARKEOLOJİ MÜZESİ

362.744

TÜRK VE İSLAM ESERLERİ MÜZESİ

102.787

MOZAİK MÜZESİ

39.473


Birbirine yürüme mesafesindeki bu müzelerin ziyaretçi sayılarının arasında uçurumlar var. Topkapı Sarayı Müzesi ve Ayasofya Müzesi bu kadar çok ziyaretçi alırken; dünyada müze olarak inşa edilmiş birkaç binadan biri olmasının yanısıra çok zengin arkeolojik kalıntılara ev sahipliği yapan Arkeoloji Müzesi ya da Türk ve İslam kültürünün eşsiz örneklerine ev sahipliği yapan Türk ve İslam Eserleri Müzesi ve Büyük Bizans Sarayın'nın mozaiklerini yerinde sergileyen Mozaik Müzesi'nin ziyaretçi sayıları neden bu kadar düşük? Bu müzelerin koleksiyonlarının Topkapı Sarayı Müzesi'nden daha az ilgi çekici ve değersiz olduklarını mı düşüneceğiz? Tabiki hayır. Bunun tek bir sebebi var o da bu müzelerin Topkapı Sarayı Müzesi ve Ayasofya kadar "tanınmamaları" yani "pazarlanmamaları". Ayasofya Müzesi dünyanın her yerinden ziyaretçileri ağırlıyor ve herkes tarafından biliniyor. Oysa ki Mozaik Müzesi'nin çoğu İstanbullu bile nerede olduğunu bilmiyor. İşte burada devreye pazarlama giriyor. Mozaik Müzesi'nin ziyaretçi ihtiyaç ve beklentilerine göre yeniden düzenlenmesi, Müze'nin yerel ve uluslararası alanda tanıtılması gerekiyor. O zaman Sultanahmet'e gelen yerli veya yabancı bir turist Mozaik Müzesine de uğraması gerektiğini düşünmeye başlayacaktır.


Bütün bu anlattıklarım müzelerin pazarlanması gerekliliğine benim inandığım kadar sizleri de inandırmışmıdır bilmiyorum. Ama en azından artık müze ve pazarlama kelimelerinin yanyana kullanımından rahatsız olmayacağınızı umuyorum.

21 Nisan 2009 Salı

Santral İstanbul ve Haritasız Sergisi

Hafta sonu Bilgi Üniversitesi'ne bağlı Santral İstanbul'daydık.

Bienallerden sonra sanat algımızı baştan sona değiştiren video enstalasyonlarının bolca yer aldığı Santral İstanbul'un Haritasız sergisini kaçırmamanızı öneririm.
Sergilenen enstalasyonları ve tabiri caizse cihazları kullanabilmek için bazen görevlilerin desteğine ihtiyaç duyabiliyorsunuz.

Örneğin yıllarımız gitara vermeme rağmen LED'li gitarı kendi başıma bir türlü çalıştıramadım. Görevli arkadaşların yardımıyla gitardan ses çıkartabildim, bu seferde bu işin sergiye nasıl bir katkı sağladığını öğrenmek istedim. Ancak ne eserlerin yanındaki açıklamalarda ne de görevlilerde yeterince "bilgi" vardı...

Serginin amacının eserlerin varoluş amacını düşünmeden tamamen deneyimlemek olduğunu varsayarak bütün "eser"leri denemeye başladık. Harften şehilerin ortasında tur atan bisiklet ne kadar anlamlıysa, magnezyum tozu serpilmiş odada pas pas yaparak etrafı yeşile boyamak o derecede anlamlandıramadığım bir aktiviteydi.
Google images üzerinden çalışan uygulama ise en beğendiğim enstalasyon/eser/video gösterisiydi. 3 tarafı perdeyle kaplı bir odaya girip, önünüzdeki klavye yardımıyla yazdığınız kelimeye ait resimler Google'dan bulunarak anlamadığım bir mantıkta ve garip bir müzikle perdeye yansıtılıyor.

Kendi adınızı yazarak, resimleriniz perdede görmek ve eserin bir parçası olduğunu düşünmek güzel bir şey :)


Vaktiniz kalırsa eski elektrik santralinin alt katındaki lise 1 fizik deneylerini denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. İTÜ deneme bilim merkezindeki aletlere benzeyen deney düzeneklerinde birçok fiziksel kuramın doğruluğunu bizzat test ediyor, sonra da bu aletlerin sergiyle nasıl bir bütünlük sağladığını düşünmeden edemiyorsunuz...

16 Nisan 2009 Perşembe

Elimizden Kayıp Giden Bilgi: Ziyaretçi Araştırmaları


Dünyadaki ve Türkiye'deki müzeleri her yıl binlerce hatta milyonlarca kişi ziyaret ediyor. Bu ziyaretçiler farklı demografik özelliklere, farklı kişiliklere, alışkanlıklara, ilgi alanlarına sahip ve hepsinin müzeye gelmek için başka başka sebepleri var. Peki biz bu ziyaretçilerin müzeye "neden geldiklerini", müzede "ne yaptıklarını" ve müzeden "ne kazanarak ayrıldıklarını" biliyor muyuz? Eğer bahsettiğimiz müze Türkiye'deyse cevap ne yazık ki hayır olacak.

2008 yılında Türkiye müzeleri hala "kafa sayıyor". Müzeye kaç kişinin geldiği bilgisi de tek başına birşey ifade etmiyor. Oysa ki gelen her ziyaretçi müze için eşsiz bir "kendini değerlendirme" fırsatı. Müze, ziyaretçi araştırmalarından faydalanarak misyonunu ne ölçüde gerçekleştirebildiğini ve en önemlisi eksiklerinin neler olduğunu öğrenebilir. Ziyaretçilerinin kimler olduğunu bilmeden müze nasıl ziyaretçileri tatmin edecek bir sergileme yapabilir, eğitim programları düzenleyebilir ya da müze dükkanında neler satacağına karar verebilir? Tabiki bu sorunun cevabı müzenin bu bilgilere sahip olmadan bu konularda verdiği kararların doğruluğunu kanıtlayamayacağıdır. Bu şekilde ancak deneme-yanılma yoluyla karar verilebilir ki bu da müze gibi kâr amacı gütmeyen bir kurum için fazlaca büyük bir risktir.

İngiltere'nin başkenti Londra'da bulunan Victoria&Albert Müzesi yaptığı ziyaretçi araştırmalarının bir kısmını sitesinde yayınlamakta. Müzenin internet sitesinde yer alan 2004 yılında gerçekleştirilmiş araştırmalardan biri "V&A Müzesi'nin Aileleriyle birlikte 5 yaşından küçük çocukların ihtiyaçlarını ne ölçüde karşılayabildiğini ve bunun gelecekte nasıl geliştirebileceğini" ele alıyor. Bu kişilerin müzeye neden geldiğini, ziyaretçiler içindeki oranını, hangi hizmetlerden faydalandıklarını, eğlenip eğlenmediklerini, diğer müzelerde ailelerin nelerle ilgilendiğini ve müzenin "aile-dostu" olabilmek için daha neler yapması gerektiğini ele alan bu çalışma bize Türkiye'de ulaşmamız gereken nokta konusunda bir fikir veriyor bence. Bunun gibi bir başka araştırma da "müzede yapılan süreli sergilerin hedeflerine ne kadar ulaştığını inceleyen"bir araştırma ve "audio guide'ların dizaynı" konusunda başka bir ziyaretçi araştırmasını incelemek mümkün. Ve tabii bunlar gibi birçok başka araştırmayı... Bu araştırmalar incelendiğinde Türkiye'deki durumun vehameti daha da çok ortaya çıkarmakta.

Peki ya Türkiye'de bu konuda neler yapılıyor? Ziyaretçilerden neler öğreniliyor diye sorduğumda aldığım cevap herhalde beni tatmin etmediği gibi sizi de tatmin etmeyecektir. DÖSİM'in sitesinden elde edebildiğim tek ziyaretçi bilgisi geçen yıl müzeleri "kaç kişinin" ziyaret ettiğidir. Bırakın "5 yaşın altında çocuklu kaç ailenin" geldiğini, kadın ve erkek sayısını bile öğrenemiyoruz!

Müzeler birer koleksiyon deposu değiller bunu artık hepimiz biliyoruz. Müzeler için koleksiyon toplamak bir amaç değil bir araç olmalı. Müzeler asıl nesne hakkındaki bilgiyi(ki nesnenin kendisi de bu bilginin bir parçasıdır) toplamayı, korumayı ve bunu toplumla paylaşmayı hedeflemelidir. Bilginin merkezi olması gereken müzeler -kendileri için önemli olan- ziyaretçiler hakkındaki bilgiyi bu şekilde kaybetmemelidirler. Nasıl ziyaretçiler müzeden birşeyler öğreniyorlarsa; müze de ziyaretçilerinden öğrenebilir. Türkiye'de 2008 yılına kadar müzeler ziyaretçilerinden öğrenme ve kendilerini, yararı için kuruldukları kişilerin istek ve beklentilerine göre yenileme imkânını kaçırdılar. Bu bilgiler elimizden uçup gitti ve geri gelmeyecek. Ama umarım bundan sonra Türkiye müzeleri ziyaretçilerine daha fazla kulak vermeye, onların beklenti ve şikayetlerini dinlemeye başlar ve kendini bu doğrultuda yeniler. 

9 Nisan 2009 Perşembe

Müze Markası


Ticari Bir Kavram Olarak Markanın Tarihsel Gelişimi:

  - İlkçağlarda marka ürünlerin üreticilerini temsil eden sembollerdi (Marka= Üretici)

  - Ortaçağda marka ürünün kalitesini ve güvenilirliğini temsil ediyordu (Marka= kalite ve güvenilirlik)

  - Sanayi Devrimiyle birlikte farklı üreticilerin aynı özelliklere ve kaliteye sahip çok sayıda ürün üretmesiyle ve pazarlama faaliyetlerinin hız kazanmasıyla beraber “farklılaşma” ön plana çıktı ve marka benzer ürünler arasındaki “farklılığı” ifade etmeye başladı. (Marka=farklılık)

  - Günümüzde ise marka kavramı kalite,güvenilirlik, farklılık gibi ürünün özelliklerini vurgulayan bir kavram olmanın ötesinde başlı başına bir değerdir. Bugün birçok firmanın marka değeri aktiflerinin toplamının çok çok üzerindedir. Dolayısıyla marka artık üründen bağımsız olarak bir değerdir ve tüketicinin satın aldığı şeydir. Yani günümüzde ürün üreticinin ürettiği bir şeyken ;marka tüketicinin satın aldığı şeydir. (Marka= Tüketicinin kimliği)

Kâr Amacı Gütmeyen Kurumlarda Marka Kavramı:

Kâr amacı gütmeyen kurumlarda “marka” tanımı ticari markalardan bazı noktalarda farklılık gösterir. Ticari markalarda hedef kârı maksimize etmekken kâr amacı gütmeyen kurumlarda marka ile hedeflenen güvenilirliği ve sürekliliği vurgulamaktır. Tabi ki ticari markalar da güven ve süreklilik duygusu yaratmayı hedeflerler. Burada belirtilmek istenen fark ticari markan için gelir elde etmek bir amaçken kâr amacı gütmeyen kurum için bir araç olmasıdır. Kâr amacı gütmeyen kurumlar elde ettikleri geliri asıl hedeflerini gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanırlar. Oysa ki ticari işletmeler markayı nihai hedefleri olan gelir elde etmek için kullanırlar.

Bütün başarılı “kâr amacı gütmeyen kurumlar” birer markadır. Kızılay, UNICEF, TEV gibi kurumlar isimleriyle güven ve süreklilik duygusu uyandırırlar. Bu kurumlara bağış yapan ya da gönüllü olarak destek veren kişiler katkılarının doğru kanallarla doğru kişilere ulaştırılacağından şüphe duymazlar ki bu da başarılı bir kâr amacı gütmeyen marka olmanın en önemli kuralıdır.

Müze Markası:

Müzeler de birer “kâr amacı gütmeyen kurum”dur. Maddi bir kazanç amacıyla kurulmamış olan bu kurumlar toplumun hatta insanlığın ortak kültür mirasına ev sahipliği yapan, geçmişimizi bugünümüze taşıyan ve geleceğimizi şekillendirmek için kullanabilmemiz için bize sunan yerlerdir. Uluslar arası müzeler komitesi olan ICOM’un 2007 yılında güncellediği tanıma göre müze “Toplumun ve onun gelişiminin hizmetinde olan, topluma açık , araştırma, eğitim ve eğlence amaçlarıyla insanlık ve çevresi hakkındaki somut ve somut olmayan kültür varlıklarını toplayan, koruyan, iletişimini yapan ve sergileyen, kâr amacı gütmeyen, sürekli kurumlardır.” Bu tanıma göre müzenin varoluş amacını gerçekleştirebilmesi ancak ziyaretçinin ilgisini müzeye çekebilmek ile gerçekleşebilir. Müze topladığı ve koruduğu eserleri düzenlediği sergiler ve iletişim araçlarını kullanıp, ziyaretçileri müze ile etkileşime geçirerek misyonunu gerçekleştirebilir.

7 Nisan 2009 Salı

Müze-pazarlama.com'un amacı

Arkeoloji müzesinde pazarlama
Bu site Müzecilik ile profesyonel ya da akademik anlamda ilgilenen kişiler için bir buluşma ve paylaşım ortamı olmayı hedeflemektedir. Güncel hayatımızda da giderek daha fazla yer alan müzeler giderek daha fazla göz önünde olmaya, eleştirilmeye ve ilgi görmeye başlamışlardır. Bu da müzelerin kendilerine daha fazla özen göstermelerine, giderek artan talepleri karşılamaya çalışmalarını gerektirmiştir. Bu durumda "müzecilik" bir meslek disiplini olarak önem kazanmıştır. Müzelerin de kültür kurumları olmalarına ve kar amacı gütmemelerine karşın kurumsallaşmaya ve işletme biliminin fonlsiyonlarından faydalanmaya ihtiyaç duydukları ortaya çıkmıştır.

Ortaya çıkan bu yeni durumda görev müzecilere düşmektedir. Farklı disiplinlerin bir arada çalışabilemesinin zorunlu olduğu müze ortamında sağlıklı bir çalışma ortamının yaratılabilmesi için kurumsallaşmanın benimsenmesi, misyon-vizyon tanımı, politikaların oluşturulması, insan kaynağının planlanması, pazarlama, halkla ilişkiler,finans gibi fonksiyonların müzelere uyarlanması konusunda atılması gereken önemli adımlar müzeciler sayesinde atılacaktır.

Bu sitede yer verilecek olan yazılar ve destekleyici dökümanlarla Türkiye müzeciliğinin karşılaştığı problemler, bunları nazıl çözebileceği, dünyada bu problemlerin nasıl çözüldüğü ve müzecilik bilimine ne gibi yeniliklerin getirilebileceği üzerine paylaşımlar olacaktır. Bunun dışında bir etkinlik takvimi oluşturulmaya çalışılacak ve böylece etkinliklerin bir yerden takip edilebilmesi sağlanmaya çalışılacaktır.

1 Ocak 2007 Pazartesi

Elif Koçak Hakkında

Yıldız Teknik Üniversitesi'deki İşletme eğitimim sonrasında, yine aynı üniversitenin Müzecilik bölümünde yüksek lisansımı tamamladım. 

"Müzelerde Marka Yönetimi" konulu tezimde pazarlamanın müzenin, optimum ziyaretçi deneyimini sunabilmesi için bir araç olduğunu; müzelerin kâr amacı gütmeseler de birer "işletme" olduklarını ve bir markaları olduğunu ve bu markanın yönetilmesi gerektiğini savundum. 

Daha önce TÜRSAB- İstanbul Arkeoloji Müzeleri Gelişim Projesi kapsamında İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin websitesi, BKG-Bilkent Kültür Girişimi ve İstanbul Modern'in web sitelerinin marka kimliğine uygun olarak tasarlanıp, yayına alınması aşamalarında koordinasyonunu yürüttüm. Müzecilik alanındaki çalışmalarıma bir müzenin pazarlama bölümünde devam etmekteyim. 










LinkWithin

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...